Türkiye’nin en yüksek binasındayım…

Istanbul Sapphire 261 metre anten yüksekliğiyle en uzun binası… Aslında Türkiye’nin en uzun binası da denildiğini ziyaretim sırasında öğrendim. Hatta izlediğim bir belgeselde “Avrupa’nın Shard London Bridge’den sonra en yüksek 17. binasıdır” denildiğini de işittim. 23 Nisan çocuk bayramında güne orada yapacağım bir kahvaltı ile gizli müşteri deneyim keyfime bu ulusal tatil günümde keyifle devam ettim. Yükseklik biraz korkutucu ilk başta sonra korunaklı olduğunu öğrenince görünce insan rahatlıyor. İstanbul’a yüksekten bakmak keyifliydi. Bazı yerler çok güzel düzgün ve ağaçlık. Şehrin bazı yerleri ise çok dip dibe ve hiç ağaç olmayan, yeşil görünüm bulunmadığını gördüm. Yukarıda olunca çok daha net inceleyebiliyorsunuz. İlk defa gittiğim Sapphire de; hem kahvaltı alanı ve hem de kahvaltı sunumları çok basit kalmış. Bence daha güzel olabilirdi. Yetkililere duyurulur.

Yeni Favorim Somon Bowl

Bu aralar kinoalı salataları denemek gibi bir düşüncem oldu.   Birkaç yerde denedim.  Bir de Zorlu AVM Beymen Morini Restaurantta deneyim dedim. Bir kere karşılamaları ve servislerini çok beğendim. Bana çok kibar bir şekilde servis sundular. Fikrimi bir yetişkine sorar gibi aldılar. Bunlar çocuklar için önemli detaylar. Kinoalı salataları somonlu… Balıkla pek aram olmadığı için salatamın; somon yerine, ızgara tavukla hazırlanabilir mi diye sordum. Olumlu yanıt alınca benden yıldızlı 50 puan aldılar. Portakallı, avokadolu, kinoalı bir salata geldi… Tattığımda çok beğendim. Harika bir sosu vardı. Tavuklar ince dilimlerdi. Kendime inanamadım çünkü fark etmeden salatanın içindeki çiğ kabakları bile  “ne lezzetli bir salata bu” diyerek yedim. Sonra sorduğumda çiğ kabak olduğunu öğrendim. Hayatımda ilk defa bir kase salatayı tamamen bitirdim. Şimdi hep acıktığımda o salata aklıma geliyor. Tavsiye ediyorum. Çocuklarınıza gönül rahatlığıyla ısmarlayabilirsiniz.

Mamut Art’a gitmesem olmazdı…

İsmini en çok sevdiğim yer Küçükçiftlik Park’ı…  Mamut Art’ın bu alanda olmasından dolayı çok mutlu oldum. Çok fazla eser vardı.  50 sanatçının 600’den fazla eserine yer verilmiş. Burayı kaç saat gezdiğimi bilmiyorum. Kaç tane fotoğraf çektiğimi de hatırlamıyorum ama çıktığımda hava kararmıştı. Bütün eserler ilgi çekiciydi. Kimisi ürkütücü, kimisi düşündürücü, kimisi çok etkileyiciydi. Benim burada en çok ilgi çeken Vildan Hoşbak’ın çalışmaları oldu.  Sanatçı minyatür yaşam alanları ile izleyicileri mekana dair anıları hatırlamaya davet etmeyi amaçlamış.  Küçük küçük odalar yapmış ve kendi oluşturduğu minimal objeleri, eşyaları odaların içlerine yerleştirmiş. Her bir ayrıntı çok net bir şekilde fark ediliyor. Öyle detaylı güzel çalışılmış eserlerdi ki; göremeyenler çok şey kaçırdı. Sanatçı Vildan Hoşbak ile tanışmak istedim ve merakımı gidermek için biraz sohbet ettim. O sohbetten kısa birkaç bilgiyi şöyle ileteyim; “Eserlerimi gördüğünüzde, o mekânı gerçek gibi algılamanıza yön verecek bir görüntü yakalamaya çalıştım. Minyatür mekân tasarımı dikkatimi her zaman çok fazla çekti. Çalışmalarımın iç içe geçtiği farklı projelerde yer almayı arzu ediyorum. Farklı malzemeler kullanmaktan ve elimdeki malzemeyi değerlendirmekten büyük bir keyif alıyorum.” diye anlattı. Hoşbak, nasıl bir tekniğe sahip olduğunu ise;  “Malzemeyi ham bir şekilde alıp modelaj kalemi, törpü gibi küçük el aletleriyle işliyorum. Daha sonra tıraşlayıp törpülüyorum.  Ardından heykele şekil verir gibi şekillendiriyorum.” dedi. Sorularıma verdiği cevaplara da, eserlerine de bayıldım.